• İstanbul13 °C
  • İzmir13 °C
  • Ankara11 °C
  • Manisa9 °C
  • Adana14 °C

Osman Özbaş / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Tuğra, Paradigma Ve Modernleşme

19 Haziran 2014 Perşembe 01:37

Geçen hafta, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop’ un, ‘Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması Hakkında Kanun’un yürürlükten kaldırılmasına dair bir Meclis’te teklif verdi,

Gerekçede, 1927 tarihli, ‘Türkiye Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Bilumum Mebanii Resmiye ve Milliye Üzerindeki, saltanatı hatırlatan simge ve işaretleri ortadan kaldırmayı amaçlayan kanunun değiştirilmesi amaçlanıyor; 

Genel Başkan Yardımcısı Şentop; hazırladığı kanun teklifinde, dönemin şartları göz önüne alındığında makul sayılabilecek bu kanunun şimdilerde gerek kalmadığını savunuyor… Doğrudur; ancak yine de ‘ecdat mirasının sahiplenilmesi’ amacını taşıyan bu meselede; bazıları Osmanlı-Cumhuriyet dönemlerini kıyaslamak yoluyla tartışma açabilir;

Örnekler verelim:

Osmanlı’ nın son yüzyılında Saltanat İdaresi’ nin siyasal gücü iyice zayıfladı; bürokrasinin karar sürecini ve Hilafet makamının etkisini hâlâ vazgeçilmez görmek hataydı. Düşünün; ‘giyim kuşam-eğitim, yazı dili,’ üzerinden, ‘din elden gitti,’ düşüncesiyle refleks gösteren medreseden okumuş takımı, ülkenin işgalini yine de önleyemedi; üstelik, Duyün-ü Umumiye’ ye mahkûm kalan çökmüş bir ekonomi vardı.

Buna karşılık Cumhuriyet Türkiyesi ise kalkınma hamlesinde, kendi gücüne-sermayesine odaklanan ‘ulusalcı’ bir konjonktürde uçak fabrikasının temelini atacak derecede bağımsızlığına düşkündü. Ancak, Cumhuriyet ideolojisinde de, asker ve ona dayalı örgütlenme (aydın tipi!) üzerinden bir ‘toplum mühendisliğinin;’ ‘yönetime kendisini böylesine kaptıran bir ideolojik yapının giderek nasıl faşizanlaşma bilmeden konuşmak doğru değil;

Burada ki ‘farklılık’, Batı tipi yönetim biçimiyle çağdaşlaşmaya çalışan Devlet’in; Osmanlı’ya karşı reddi miras kabilinden bir ‘antitez’ geliştirmesine dayanır;

Çünkü ‘paradigma’ çöken bir imparatorluktan devlet kurma adına ‘modernitenin’ kutsallaştırılmasına dayanıyordu!...  Bu nedenle Karar sürecinde asker ve ona dayalı örgütlenme (aydın tipi!) üzerinden bir ‘toplum mühendisliği’ yürütülmüştür;

Ancak ‘yönetime’ kendisini böylesine kaptıran bir ideolojik yapı; faşizanlaşmaya dönüşmüştür. Yeni bir Türkçe; yeni bir tarih yazımı; yeni bir insan tipi, (modernite) oluşturmak için, atanmışların seçilmişlerin üstünde vesayetçi bir kontrol ‘sistematiği’ geliştirilmiştir!

Demek istediğimiz şudur;

Bir bakıyorsunuz, Saltanatın ne kadar önemli-ulvi olduğunu düşünenler kadar; Cumhuriyet’i ‘putlaştıranlar’ da çıkıyor;

İşte biz bunu ‘paradigma’ açısından inceleyebiliriz;

‘Paradigma’ basit olarak ‘sonuçların karşılaştırmalı yorumlarını’ içeren bilgidir; ne demek istediğimizi anlatmadan önce bir hatırlatma yapalım; geçmiş haftalarda yayınlanan bir köşe yazımımızın adı, ‘Cumhuriyetçi Paradigma’ idi;

 ‘Paradigmada’ temel hareket noktası, ‘kriz’ dönemlerinde ‘yenilikçi’ yaklaşımların harekete geçirilmesidir;

Mesela konumuzla ilişkili olarak temel alınan tarihi referans, Osmanlı Türkiyesi ile ‘Cumhuriyet Türkiyesi’ arasında bir ‘krize’ odaklanınca, ‘tez-antitez’ de doğal olarak, Devrim mantığı açısından düşünüldüğünde; ‘sistem –karşıtlığı’ üzerinden Yönetim Felsefesinin oluşturulmasıydı;

İşin püf noktası burada; Saltanat ve Cumhuriyet, -karşıtlıkları anlamında- mukayese edilirken bir bakarsınız iş, ‘dinci-laik’ ayrımına kadar gider; (bu durum doğru-yanlıştır diye tartışmıyoruz; siyasi rekabetteki ki ideolojik refleksleri anlatıyoruz.)

Bu sürecin bir de tarihi arka planı var;

Cumhuriyet idaresinin ilk yıllarında bir ‘devrim’ kadrosunun bulunduğunu biliyoruz;

İttihat Terakki!...

İtitihat Terakki’ nin ilk çıkışı Makedonya’ nın Osmanlı topraklarından koparılmak istenmesidir. O yıllarda, bugünün Avrupa Birliği güçlerine ‘posta koyduğu’ için halk tabanında destek bulmuştur; lider kadrolarının ‘direnişe’ yönelmelerindeki en önemli neden ‘direniş’ mantığıdır;

Bu konuda da daha önce yazı yazmıştık; bu ‘örgütün’, düzen içinde ilerleme’den, nasıl olup düzeni deviren fikirlere-pratiğe dönüştüğünü iyi bilmek gerekir… (mesela Osmanlıyı 1908’ de bir Meclis açmaya iten sorunları bilmeden, daha öncesi ve sonrası toplumsal hareketleri anlamadan bunun anlaşılamayacağını söyledik; ayrıca Osmanlı’ nın çöküşünü hızlandıran daha 1800’lerdeki askeri, iktisadi, sosyal krizlerdi; -uluslararası konjonktürü saymıyoruz bile…-)

Peki o zamanlar Saltanat idaresi kendi medeniyet tasarımına nasıl çözüm getirdi?..

Getiremedi… Çözüm getirmediği içindir ki, Osmanlı’ nın çöküşü geldi. Bu nedenle Saltanatın son yüz elli yılı ‘çöküş’ dönemini iyi bilmeden; Osmanlı ile Cumhuriyet Türkiyesindeki paradigmaları tartışanlar hata eder;

Bir de Cumhuriyet’in devrimci karakterini ‘kutsallaştıranlar’ var. İşte bizim çekincemiz olan nokta da budur; İmparatorluğun son dönem ‘modernite’ düzenlemeleri ile Cumhuriyet’ değerlerini, birbiriyle karşılaştıran ‘ideolojik’ tarafgirliktir;

Bu göre bazı Cumhuriyet’çi-devrimci aydınlarımız soruyor;

‘Cumhuriyet ile birlikte bir devlet kurduk; ancak, halk bizi anlamadı!!...’

Oysa, Cumhuriyetçilerin, İktidara yönelik askeri-sivil gücün, otoritesini Millet’le paylaşmasında çekinceleri vardı.

İşte temel noktaya geldik;

Bu ‘Millet’ dediğimiz kültür, Devlet’leştiğinde; ülkenin düşünsel-felsefi gelişiminin, stratejik siyasi sonuçlara odaklanan bir risk (DÜŞMAN TANIMI) üzerinden ‘paradigmayı’ düzenler;

Devletlerin kuruluş ‘gerekçeleri’ de böyle bir iktidar sürecini içeren ‘belirleyici paradigmayla’ yapılır; Devlet Gücü; bu ‘paradigmayı’ Milletle yönetebilir ise yücelir;

Selçukluları inceleyin; Osmanlı’ nın nasıl geliştiğini görün; hepsinde de ‘Milli damarın’ korunduğunu görürsünüz; bizdeki temel, ‘Millet’ düşüncesinin nasıl biçimlendiğidir;

Bazı ülkelerden örnekler verelim;

Mesela bir ütopyaya bağlı olarak; Sovyetler Birliği!!.. Kast-sistemi açısından Hindistan; ekonomik gruplar üzerinden, mesela İngiltere… Liderlik gücü üzerinden, mesela Nelson Mandela, Che Guavera!... Korkuya dayalı (kuzey-Kore) siyaset üzerinden; Güney Kore! -kendi içinde çelişkisini ve karşıtını belirlemesi anlamında, ‘seçkinler’ üzerinden, Fransa böyle bir örnektir;

İsterseniz Sosyal statüler üzerinden geliştirelim; Suudiler;

Göçmenlik üzerinden Amerika Birleşik Devletleri!

Örneklerini verdiğimiz Devletlerin bu türden kuruluş-refleksi açısından, sistem; ‘Millet’ ile ‘Devlet kurumları’ arasındaki idare biçiminde inanç akidelerine hassasiyeti gözetiyorsa, SORUN YOK!!.. Diyeceğimiz şu ki, mesele Toplum politiği’ ni düzenleyebilecek kurumların, halkın bu kurumlara ‘güven’ duygusundaki hassasiyettir;

Hükümetler bu denge üzerinden oy istedikçe ve –inandırıcı- oldukça kazanıyor; ama Devlet, iktidar temsiliyetinin bedelini o ya da bu şekilde, bu ‘hassasiyetlerden’ birine karşı cephe alanlar için bir risk oluşuyor;

Biz bu süreci bir bütün olarak anlamak durumundayız;

Bizim paradigmamız’daki tarafımız ise, Türk Milleti’dir; bu süreçte Osmanlı Tuğrası ciddi bir ‘alamettir;’ hatta hatta, mazimizle gurur duyduğumuz şekliyle Osmanlı-Cumhuriyet mirasımızın ‘eklemlenmesi’ açısından iyi bir fırsattır!...

 

 

 

Bu yazı toplam 1045 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
RENKLİ HAYATLAR
  • Evleneceklere Devletten 65 Bin TL Destek Geliyor
  • Voleybolda dünya şampiyonuyuz
  • Gördes Karayağcı Barajında Çalışmalar Hız Kesmiyor
  • Kula Belediyesi Personeline, Yangın Tatbikatı
  • Engelliler'den İl Müdürü Öztürk'e Teşekkür
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Optimus Haber Portalı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 820 94 44 - 0534 6787068 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA