• İstanbul24 °C
  • İzmir27 °C
  • Ankara23 °C
  • Manisa30 °C
  • Adana32 °C

Osman Özbaş / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

SÖZ VE ‘MİTOS’

12 Eylül 2019 Perşembe 14:06
Dilimizde, her dil’de; Söz Yuvaları ve Ahenk Yasaları vardır.
 
Söz canlıdır; her bir söz bir insandır; bir insanın karakter özellikleri söz’de vardır; kaba olur, sevimli olur, çirkin olur…
 
Söz ya ahlaklaşır ya da ahlaksızlaşır. Sözün de letafeti vardır. 
 
Söze değer vermek, kalkındırmak gerek…
 
Sözü duymak gerek. 
 
Söz duyulduğunda canlı olur. Ya da şöyle diyelim, söz anlaşıldığında ‘canlı’ olur.
 
Bu canlılık, toplumsal bir iletişimde, iki kişinin konuşmasında; doğası gereği, ortak bir kavramı karşılamasıyla anlaşılır. 
 
İşte dildeki yozlaşmadan bahsederken bu ‘ortak anlaşılması gereken kavramın’ işlevini yitirmesinden söz ediyoruz.
 
Ancak bu tehlikeye işaret etmeden önce söz’ün ortaya çıkmasındaki temel bir öğeye dikkat çekmek isterim… 
 
Bu da ‘ses’ tir… Ses olmadan söz olmaz; ses dilin parçalanamayan en küçük parçasıdır. İşte biz bu ‘en küçük parça üzerinden ses köklerini inceleyerek o toplumun ‘kadim dilini’ yani tarihini, geçmişini, toplumsal değerlerini; kültürünü anlayabiliriz; karakter özelliklerini anlayabiliriz.
 
Bence dil’deki esas yozlaşma buradadır!
 
Bu konuya geçmeden önce Türkçenin dil karakter özelliklerini ele almadaki yöntem konusuna vurgu yapayım. Biz şu andaki dil gelişimimizden söz ederken, fonotiğimiz, sinonimlerimizle konuşma köklerini incelerken Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olarak söz geleneklerini inceliyoruz.
 
Belki hece anlamında bu kısmen doğrudur ama Türkçe’ nin tarihi geleneğinde esas ele alınması gereken yöntem, Ural-Altay dil ailelerinin içindeki Türkçenin gelişimidir. Bu da ilk önceleri ses yolu dediğimiz, gırtlak-ağız-burun organlarındaki ses kirişlerinden çıktı. İlk insan bu şekilde kaba konuştu, çünkü ilk insan kaba yaşadı, ses sonradan incelmeye başladı…
 
Şimdi bu konuda bazı örnekler vereceğim.
 
Mesela ‘o’ sesinde güçlü bir vurgu vardır. 
 
İşte bu ‘o’ sesi, korkunun hayretle karşılık ilk şekillerini dile getiren bir gırtlak namesiyle ortaya çıktı. Yıldırım çaktı, fırtına oldu, ateş harladı, ‘o’oo’ sesiyle tepki verdi… ‘O’ sesindeki korkuya karşı bir sığınak ihtiyacı çıktı, dam yaptı, çadır kurdu, ‘otağ’ oldu; 
 
…oda oldu; oda sıcaklığını hissetti, ‘ocak’ oldu.
 
Mesela ‘Od’ ateş anlamındadır; sonra mecazlar eklendi, aşk ateşi oldu; edebiyat oldu...
 
Od, inceldi, ödü patlamak deyimine dönüştü.
 
Buna benzer şekilde… 
 
Mesela, ‘a’ sesinde bir büyüklük vardır; ‘ata’ oldu, ‘ana’ oldu… Aş oldu.
Mesela ‘k’ harfi… -‘ka’ değil, ‘ke’ diye okunur.- Göktürk alfabesinde ‘k’ yerine ok işareti kullanılmıştır; 
 
‘y’ harfi ise yay işaretiyle simgelenmiştir… 
 
Yay bir ‘menzili’ işaret eder; ‘y’ harfi Türklerde önemlidir… Zamanı gösterir; yıl olur, yol olur; mecazlaşır, yel olur… 
 
Bunları neden anlattık. Kelime imgelemleri veya dilimizin ortak kavramlarına ilişkin mecazları incelerken sözün ruhunu veya ‘söz yuvalarına’ ilişkin geleneği iyi bilmek gerek.  
 
Bu bir… Yani kelimelerin köklerine ilişkin tarihçesi iyi bilmek gerek.
 
İkincisi bir dilin ‘Ahenk Kanunu’ vardır. Ancak bu konuda sözü uzatmadan, neden bu konulara girdiğimi anlatacağım.
 
Amacım Türkçe’deki ses ve imge gücünün ne kadar önemli ve zengin olduğunu anlatmak. Kök bilimsel ve ‘ses’ -fonotik olarak gerçekten büyük bir hazinenin üzerinden oturuyoruz. 
 
Bu dil’in geçmişi 6 bin yıldan fazladır.
 
Bugün İngilizce’den söz ediliyor ya; bunun geçmişi 18. Yüzyıldan sonradır; sömürgecilik akımlarıyla bugünlere gelmiştir. Birçok dilin geçmişi birkaç yüzyılla ifade edilebilir. Bugünlere gelinceye kadar tabii ki birçok dilden etkilendik, değişikliklere uğradık; bugün, Özbek, Kırgız, Kazak, Gagauz, Uygur, Tatar, Azeri diye ayrılan diller 8-10 bin yıl önce farklı değildi. Orta Asya’ da, Tanrı Dağları eteklerindeki dil, tüm bu kavimleri kapsayan ortak bir dil’di. 
 
O yüzden ben diyorum, Hint-Avrupa dil ailesine göre değil, Ural-Altay dil gruplarına göre Türkçe köklerimizin incelenmesi ve kelime türetilmesi konusunda bir disiplin olmalıdır; bunun yanında elbette ki başka dillerden kelimeler aldık; dilde değişimler oldu ve bu normaldir… Ancak, ses ve kavram ortaklığına dair ‘imge’ gücünü hafife almayalım… İşte dil kirlenmesi buna dikkat etmemektir. 
 
Mesela, İngilizce ‘Application’ diyorlar, Türkçesi nedir; bana konum at/yolla/gönder demek… 
 
Bununla sakın ola ki öztürkçe filan savunduğum sanılmasın, -Orhun Yazıtları bile saf Türkçe değildir. Aralarda Orta Farsçadan, Moğolcadan ve Çinceden gelen ödünç kelimeler geçer. Yani, kelime ödünçleme Türkçenin doğasında vardır.-
 
Bugün Öztürkçe olarak 3 bin civarında kelime varken, Türkçemizde 112 bine yakın kelime var ve tahmin edilenin aksine Türk diline giren yabancı kelime sayısı aslında fazla değildir. 15 bine yakın olduğu söyleniyor… 
 
Bunun yanında Türkçenin yabancı dillere verdiği kelimeler var ki, bunun 20 binden fazla olduğu tespit edilmiş... Mesela ‘limon’ kelime Yunancadır; ‘ekşi’ kelimesi ise en eski Türkçe kelimelerden biridir. 
 
Mesela ‘kahve, Yörük, ayran, Han, Balkan, yoğurt, Musakka, Paşa, Köşk, Turkuvaz, Dolma, Kısmet, Baklava, Shawarma – Çevirme (kuzu). Sherbet – Şerbet;  Janissary - Yeniçeri‘’ Kervansaray’ da böyledir. Şiş kebap; doner, -döner’-doodle-düdük. 
 
Kelimeler başka dillere geçiyor da her kelimenin karşılığı aynı kavramı dolduruyor mu sanıyorsunuz?...
 
Mesela Yunus Emre’ de, Mevlânâ’ da her kelimeyi tercüme edemeyiz; örnek vereyim, ‘Hazal’ kelimesini; güz yerine kullanmazsınız. 
 
Mesela Türkçedeki ‘gönül’ sözcüğünün İngilizcede karşılığı yoktur; buna bazen ‘desire in heart’! Derler belki ama o da ‘kalpteki arzuluk’ anlamına gelir…
 
Yunus Emre’ nin gönülle ilgili müthiş dizelerine kulak verelim; bu dizelerde müthiş bir anlam var:
 
''Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül..
 
Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül..
 
Başın olsada yüksek, gözün enginde gerek,
 
Kibirle yürüyerek,yolu incitme gönül…
 
..
Konuşmak bize mahsus,olsada bir güzel süs,
 
Ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül.''
 
Yunus Emre dielerinde görüyorsunuz ‘gönül’ sözcüğü nasıl kullanılmış. 
 
O halde böyle bir dil zenginliği içinde neden kelimelerimizi kullanamıyoruz?
 
Bilindik nedenler var, mesela Küreselleşmeye karşı milli duruş nasıl olacak, kültürel özgüvensizliğin üstesinden gelmek gibi…
 
Ama bizim üzerinde durduğumuz bir unsur daha var:
 
Türklerin ‘mitos’ veya ‘efsane’ –masal veya tarihi öykü türü sanatlardan beslenen ‘kavramsallaştırmaları’ yeterli değil.
 
Ne demek istiyorum;
 
Mesela Batı kültüründe altyapısı görülen Helenler, bizim tarih incelemelerimize göre MÖ. 3. Bin yılda, Pelops’la başlayan ama öncesi yok varsayılan bir başlangıç içeriyor. Helenlerin efsaneler, mitos diyelim; tarihin kökenlerinden bugüne medeniyet altyapısını oluşturuyor. Zeus, Apollon gibi filan gibi..
 
Oysa bu mitoslar, Anadolu’daki kültürlerin şekil değiştirmesiyle Yunan’a geçti… Bu başka bir konu; sonuçta diyeceğimi şu ki, Batı’ nın Yunanlaştırdığı medeniyet kökenlerinin Mezopotamya ve Asya coğrafyasında başka kültürler var.
 
Bu coğrafyanın en bütük tarihi oyuncularından biri de Türkler!..
 
Bize göre, Türklerin Orta-Asya ve Mezopamya’daki kavimler akışındaki iletişim ve kavramsallaştırmalarına ilişkin dil kültür kökenlerini incelememiz gerekiyor. 
 
Bize göre, Türkçenin bir medeniyet olduğuna inanıyorsak, gramer Söz Yuvaları ve Ahenk Yasaları’ na özen ile kelimelerde ‘mitos’ ile ilişkili tarihi kavramsallaştırmaları da işlemeliyiz!
 
 
Bu yazı toplam 191 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
RENKLİ HAYATLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Optimus Haber Portalı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 820 94 44 - 0534 6787068 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA