• İstanbul31 °C
  • İzmir37 °C
  • Ankara30 °C
  • Manisa36 °C
  • Adana33 °C

Erdal Çil / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Sokaksız Semtler...

12 Mayıs 2015 Salı 12:17

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmem ama şehirlerimizin en müstesna beldelerinde kimi köşeler daha bir ilgimi çeker oldu şu sıralar. Konum olarak şehrin en müstesna yerlerinde olan bu köşelerde evler; kesinlikle birbirinden sıkıcı olmayacak derecede uzaklaşmış, sokaktan ve komşu evlerden itina ile tecrit edilmiştir. Bir dönemlerin hali vakti yerinde olan şehir ekabirleri, hiç de azımsanmayacak miktarlarda harcadıkları paralarla ve dahası nice umutlarla yaptırıp, bezeyerek gelmişlerdi buralara. Temiz hava alacaklar, yeşili-maviyi görecekler, gürültüden kaçacaklardı akılları sıra.

Doğrusunu söylemek gerekirse halen havasının temiz olduğunu, gürültünün olmadığını, hatta oldukça ıssız dahi olduğunu ve halen yeşil ile mavisinin de olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yıllardır birbirlerinden habersiz yaşamış, birbirlerinin farkına varmamış iki dost gibi görürüm oradaki evleri. Issızlıkları hüzün verir. Hele dizi dizi hep aynı türden evlerin yer aldığı o sokakların hüznünü ise tarif edemem.

Islık çalarak veya neşeli dolaşamazsınız o sokaklarda. Kimi zaman bir yasemin ya da inceden bir hanımeli kokusuyla ses verir ve dikkat çekmek ister kimi bahçeler. Cesaretinizi toplayıp yönelir ve beyhude çalarsınız kapıları. Sonra, çaresiz kapı aralıklarından izlersiniz içerisini bahçenin. Bakılmayalı aylar, yıllar olmuş haline rağmen; bir çift meraklı gözle karşılaşmanın heyecanını hissettirir bir an. Sonra biraz göz gezdiriyor gibi yapsanız, şımarıverir gibi, -ben bir zamanlar - teranesine başlayıverecek gibi gelir. Teselliyi, içinde beraber yaşadıkları evi göstermede bulur. Bahçe içindeki ev daha bir garip, daha bir ıssız daha bir yorgundur. Panjurlarının sıkı sıkıya kapalı olmasından ve kapısından, çok uzunca bir zamandır aranmadığı bellidir. Bir kara sinek veya kelebek veya bahçedeki küçük bir su birikintisine geçici de olsa konuk olmuş küçük böcekler yine bahçedeki hayat belirtileri olsalar da evin hali gerçekten hüzündür. Kısa bir an içini düşünür ve burularak ayrılırsınız kapıdan.

Birkaç adım ötede halen canlı duran bir eve rastlamış olmanın sevincini yaşarsınız. Yine bakımsızdır bahçe, bakımsızdır etraf fakat kapı önü balkonda yaşlıca bir beyefendiyle göz göze gelirsiniz. Hanımı ya çocukların yanına gitmiştir, ya da vefat edeli yıllar olmuştur. Şu kucağındaki küçücük köpeği ile oyalanmaktadır bunca zaman. Bahçe işi falan artık geçmiştir ondan. Arada bir Cemal Efendi gelip bakıvermektedir üç-beş; işte o kadar!

Kapıdan bakıp selam verdiğinizden bile ümitlenivermiştir. Siz konuştukça korku ve tereddüt yerini sıcaklık ve ilgiye bırakmış, şimdi neredeyse kalmanıza yalvarır hale gelmiştir. Ama hangi birini dinleyip, hangi birinin derdini çözebilirdiniz ki….Ne kadar zamanınız ve ne kadar gücünüz vardır ki?

Sokaklar şehrin evlerinin arasındaki kaynaşma platformlarıdır. Evlerin kaynaşmaları küçükten, küçüklerden başlar önce ve çocuklar sokaklarda tanışırlardı birbirleriyle. Rum çocuğunun, Kürt ile; Laz çocuğun, Konyalı ile tanışıp kaynaşmaları hep sokakta olurdu. Sokakta çocukları tanışan aileler, çocuklardan aldıkları cesaret ve biraz da ön bilgi ve edindikleri kanaat ile birbirlerini keşfetmeye başlarlar; evler, bahçeler, balkonlar tanıklık ederlerdi bu muhabbetlere.

Sonra komşuluklar tartıya girer, sokağın esintisi bir ortak dil geliştirir kendine. Komşunun yokluğu, hastalanması, memleketine birkaç günlüğüne de olsa gitmiş olması, hep sokakta değerlendirilir diğer komşular tarafından.

Kurulacak yuvaların da temelleri sokakta atılır. İlk bakışlar sokakta, ilk laf atış, kaş çatış hep sokakta olur. İş sokaktan eve intikal ettiğinde iş biraz daha kolaylaşmıştır. Yuvanın geleceğe ait bütün mahremiyeti evde konuşulur, bozulursa da sokağa düşer!

Yaşlılıktan, soğuktan veya sıcaktan sokağa çıkamayanlar için ille de sokağa bakan pencereler gereklidir evlerde. Pencereden de olsa seyretmek sokağı, hayatı buyur etmek gibidir adeta. Tespihler sokağı seyrederek çekilir, dualar dışa dönük kımıldatır dudakları ve ille de gözler hep dışarıdan

geliverecek bir ümidi gözler durur. Müjdeler de, felaketlerde önce hep sokaktan duyulur. Ajanslardan önce sokak söyler size ülke gündemini, sokaklar tutar nabızları, iktidarı sokaklar belirler.

Ama o semtlerde şimdi sokaklar yok. Sokağa benzer, ıssız yollar var evler arası. Köşe başlarında soluklanan yolcuları, cıvıl cıvıl oynaşan çocukları, hiç bitmeyecek gibi heyecanla birbirlerine bir şeyler anlatan kadınları ara ki bulasın o sokaklarda…

Yahya Kemal 1922 lerde yayınlanan “Ezansız Semtler” isimli yazısında:” Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar müslümanlığın çocukluk rü'yasını nasıl görürler?” diye sormaktaydı. Evet, bu semtlerin de bırakın ezan sesini, bir çocuk sesi bile duyabileceğiniz bir sokakları ne yazık ki bulunmamaktadır. Bu semtler: ilk şehirleşenlerin, şehirlerin lümpenleşmesi sonucu inşa ettikleri ve özledikleri bir hayat tarzını tesis maksadı ile oluşturulmuş fakat uzun ömürlü olmadan hasta yataklarında ölümü bekleyen biçarelere benzemektedir.

Yine üstadın aynı yazısında naklettiği anısıyla biraz daha arttıralım sokak hasretini:” Dört sene evvel Büyükada'da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada'nın mahalle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaazediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Va'zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücûdolarak gördüm. O sabah, o müslümanlığa az âşinâ Büyükada'nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: "Bu bayram namazında iki defa ınes'udum, hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhûdâr ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!" dedi. Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitden çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!”

Pardon! Bana mı baktınız? Ben artık hep sokaktayım. Fırsat buldukça kendimi sokağa atıyorum. Sokak benle yaşıyor ve ben sokakta hayat buluyorum.

Bu yazı toplam 862 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
RENKLİ HAYATLAR
  • Kushner'in ekonomik kalkınma planına Suudiler Destek verdi!
  • Çobanları bekleyen tehlike: Avustralyalı Swagbot!
  • Rusya Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler restini çekti: 'Karşılık veririz!'
  • Koyunun kesik kulağı yasak aşk cinayetini çözdü!
  • Son dakika! Kara Harp Okulu davasında karar çıktı
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Optimus Haber Portalı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 820 94 44 - 0534 6787068 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA