• İstanbul16 °C
  • İzmir18 °C
  • Ankara13 °C
  • Manisa16 °C
  • Adana19 °C

Erdal Çil / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

SEZEN ZAMBAK MEYDANI

21 Eylül 2019 Cumartesi 09:29

Muğla Üniversitesi henüz kampüse taşınmamış, Hamursuz yanında GELİ’ binaları içerisinde eğitim veriyordu. İdari bina, bugün Meslek Yüksek Okulu olarak kullanılan dokuz katlı bina, Fen Edebiyat Fakültesi ise onun karşısındaki yine bugün sosyal tesisler olarak kullanılan binada faaliyet vermekteydi. Görev yaptığım odam, dokuz katlı binanın 3. Katındaydı. Bir gün saat 14.00 civarında müthiş bir makine gürültüsü duyduğumda sebebini sorduğumda, yeni alınan mazotlu çim biçme makinesinin gürültüsü olduğunu öğrenmiştim. Bizim bina ile karşı taraftaki fakülte arasındaki çimler biçiliyordu.

Destek personeli bana bağlı olarak çalıştığından şeflerini çağırarak, çalışmayı durdurmasını, karşı binada bu saatlerde dersler olabileceğini, bizi bile bu denli rahatsız eden sesin, eğitime çok daha fazla zarar verebileceğini bu yüzden gerekirse çimlerin ders/sınav olmayan saatlerde, gerekirse mesai sonrasında biçilebileceğini söyledim.

Gürültü kısa bir süreliğine kesilmişti. Yanıma bilgi vermeye gelen şef, çim biçen görevli personelin Yerkesik köylerinden gelen bir personel olduğunu, bu yüzden mesai saatlerini değiştiremeyeceğini belirtince de gerekirse görevli personeli değiştirilebileceğini, mesai saatlerini problem etmeyen, daha merkezde ikamet eden bir personel görevlendirilmesini ifade ettim.

Sorun çözülmüş gibi sanmıştım. Ama az sonra tekrar başlayan gürültüyü duyduğumda haklı olarak biraz sinirlenmiş hemen şefi tekrar çağırmıştım. Şef ise, çim biçen personelin benim emrimden sonra idari açıdan benim de üstüm olan Genel Sekretere çıkıp, görev yerinin şube müdürü tarafından değiştirilmek istendiğini, kendisinin çim biçmek istediğini ve görev değişikliğinin de köyde oturması olduğunu falan söyleyince de genel sekreter, çimleri biçmesini istemiş o da tekrar görevine başlamıştı.

Bu sefer genel sekretere belki o personel kadar kolay ulaşamasam da ben ulaşmıştım. Durumu anlatınca önce ilk gidenin cümleleriyle haklı olarak personelin mağdur edileceğini falan söyleyince de ben; üniversitelerde görev yapan idari kadronun var oluş sebebinin, verilmekte olan eğitim kadrosuna destek olduğunu, bizim vereceğimiz hizmetin nitelikli olması sayesinde verilen eğitimin de daha nitelikli olacağı yönünde birkaç cümle sarf etmiştim. Sonrasında da çim biçen personeli, şefiyle birlikte yanıma çağırarak şefi fakülte sekreteri ile görüştürerek ders olmayan saatleri öğrenmiş, mesai saatlerinin de tamamen ders ile dolu olduğunu öğrenince de personele kendisinin de mağdur olmaması adına daha uygun başka bir işe kanalize ederek, çim biçmek üzere başka birini görevlendirmiştik.

Geçtiğimiz hafta içi, pazartesi günü saat 11.30 sıralarında en seçkin üniversitelerimizden biri olan Ege Üniversitesi kampüsü içinde maalesef çok çok elim bir kaza yaşandı. İnanın yazarken dahi tekrar o acıyı düşündükçe kahrolduğum bir acı, bir talihsizlik.

Tam öğle sıcağının ortaları ve öğrencinin en bol olarak ortada olduğu, çim sulamanın da benim bildiğim yapılmasının doğru olmadığı bir saat diliminde, sulama yapan su tankerli üniversite traktörü, kaza sonucu gencecik bir öğrenci kızımızı aramızdan alıyor.

Allah, bütün sevenlerine sabırlar versin!

Hiç sevmezdim bu sözü! Hani bir zamanların önemli haber kanallarının birinin haber programı fragmanlarında, İstanbul’da dere yatağına kaçak ev yapanların evleri yağan yağmurlar sonucu zarar gördüğünde sahiplerinin, kendilerine uzatılan mikrofona: “Nerde bu devlet” diye bağırmalarını. Sanki devlet demişti onlara gidin kaçak olarak üstelik de dere yatağına evlerinizi yapın diye de şimdi devlet arıyorlardı.

Ama biz şimdi, 16 Eylül 2019 tarihinde, mesai saatleri içerisinde, İzmir’in tam ortasında, üstelik İzmir’in en köklü bir devlet kurumunun içerisinde devlet arıyoruz. Şüphesiz mahkeme aşaması ve susmamız, beklememiz gerektiğini, yüce adaletin usta ellerinin işlerini sağlıklı yapabilmeleri adına susuyor ve bekliyoruz içimiz kan ağlayarak.

Hep mi ağlayacak, hep mi sabredecek, hep mi teselli edilen, avutulan olacağız?

Rahmetli Fırat Çakıroğlu’ da aynı kampüste öğrenciydi. Üstelik o da Sezen Zambak’ın kazasının olduğu yerin yüz metre kadar yakınında can vermiş ve bıçak yaralarıyla o da yarım saati aşkın devletini beklemişti, devletini aramıştı. Çünkü devlet girememişti kampüse. Devletin ambulansı sokulamamış kampüse, devletin eli uzanamamıştı Fırat’ın kanayan yarasına. Arkadaşlarının çoğu o yaşlarda sevdalarını başka şekilde yaşarken o, önce devlet demiş ve en güzel yıllarında sevda kelimesi yanına hep devleti koyarak cümlelerini kurmuştu da en sevdiği devleti, onun yanına en ihtiyacı olduğu sırada elini uzatamamıştı.  

Sezen de aslında mezun olmuş ama çok sevdiği devleti; hocaları, okulu ondan daha çok yararlanmak için, onu daha iyi yetiştirebilmek için onu o saatte okulda tutmuşlardı.

Sezen okuldaydı, görevi başındaydı, işini yapıyordu ama ya diğerleri….?

Geçtiğimiz yıl küçük bir dersliğe de olsa adını vererek öğrencisine birazcık da olsa vefasını gösteren devlet Fırat Çakıroğlu’ na gösterdiği vefasını Sezen kızımıza da gösterecek umuyorum. Ege Üniversitesi Senatosu aldığı kararla hemen iki günlük yas ilan ederek ilk adımı attı zaten. Şimdi sıra, kazanın olduğu girişteki meydana kızımızın adının verilmesini sağlayarak onun adını olsun yaşatmakta.

Yıllar önce Muğla Üniversitesi öğrencisi olan ve bir kazada kaybettiğimiz öğrencimizin adı bugün AYLİN KARACA olarak meydanlarda, kavşaklarda yaşıyorsa, Sezen ZAMBAK adı da yaşayarak o kavşakta, o meydanda, biraz olsun hafifletebilmeli acımızı.

Gülen yüzlerine bakmaya doyamadığımız, yaşatamadığımız öğrencilerimizin adları olsun silinmesin kanlarının aktığı yerlerde.

Sezen Burçak adı meydanda olsun isterken de gerek Fırat’ın gerekse Sezen’in olayında ihmali olanların da, devlet adına iş yapıyor diye görünüp de köşelere gizlenenlerin de ortaya, meydana çıkmasını bekliyor, takip ediyoruz.

İçimiz kan ağlıyor ama gözümüzü kan falan da bürümedi! Adaletin tesis etmesi önemli ve böylesi acıların bir daha hiç yaşanmaması adına istiyoruz adaletin tecellisini. Yapanın yanına kalmamalı ve işin ucundaki zavallılar değil de koca bir kurumu acz içinde bırakan, yetkililere de uzanabilmeli diyoruz adaletin pençeleri. 

                                                                                                                                                                                                                                                        21.09.2019

                                                                                                               Erdal ÇİL                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                cerdal48@gmail.com

 

 

Bu yazı toplam 605 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
RENKLİ HAYATLAR
  • Rekor Banka Promosyonu! Personel tek seferde 6 bin 120 TL alacak
  • Mehmet Ali Erbil taburcu olduktan sonra aşırı kilo verdi
  • Kamu bankalarından reel sektöre yeni destek paketi hazırlığı
  • DÜNYANIN EN BÜYÜK KANARYA YARIŞMASI EDREMİT’TE YAPILDI
  • Motorine 9 kuruş zam yapıldı
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Optimus Haber Portalı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 820 94 44 - 0534 6787068 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA