• İstanbul23 °C
  • İzmir26 °C
  • Ankara20 °C
  • Manisa27 °C
  • Adana26 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Dr. İmbat Muğlu ile Terör ve Milli güvenlik risklerini konuştuk
08 Şubat 2019 Cuma 01:00

Dr. İmbat Muğlu ile Terör ve Milli güvenlik risklerini konuştuk

Optimushaber, Güvenlik ve terör uzmanı Dr. İmbat Muğlu ile ‘Milli Güvenlik ve etnik terör riskleri’ üzerine bir röportaj gerçekleştirdi.

Optimushaber, Güvenlik ve terör uzmanı Dr. İmbat Muğlu ile ‘Atatürk’ün Miilli Güvenliğe bakışı ve etnik terör riskleri’ üzerine bir röportaj gerçekleştirdi. Optimushaber sitesi imtiyaz sahibi Osman Özbaş ile yapılan görüşmede İmbat Muğlu çarpıcı bilgiler verdi.

İmbat Muğlu kimdir:

1976 Yılı Kars doğumlu olan İmbat Muğlu uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde muvazzaf asker olarak görev yaptı. Görev gazisidir; malulen emeklidir.  Güvenlik ve terör uzmanı olarak yurt içi ve yurt dışında binlerce konferans ve seminer verdi. Etnik terör ve Türkiye’ ye yönelik sınır riskleri ile Türk-Kürt Kardeşliği konularında çok sayıda makale yazdı, incelemeler yayınladı.

Soru:

Yaklaşık 15 yıl terör mücadelesinde ön saflarda çarpıştınız, sınır cephelerinde bulundunuz; üstelik sahadaki başarılarınız yanında güvenlik risklerine ilişkin bilimsel çalışmalarda bulundunuz.  Bu konuya değinmeden önce Mustafa Kemal’in milli güvenliğe bakışıyla ilgili bir kavramsal giriş yapalım; nedir Atatürk’ün bu konuda görüşleri?

Cevap:

Bu soruya Atatürk’ün şu veciz sözüyle cevap vereyim, “Millî bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.”

Bir de şu sözü nakledeyim, ‘’Türkiye’nin emniyetini amaçlayan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimiz olacaktır.“

Bu diplomasi açısından ciddi bir denge meselesi olduğu kadar caydırıcı gücü de elinde bulunduran bir insiyatifi işaret eder.

 

Soru:

Terör ve milli güvenlik risklerinden söz eder misiniz; bunu özellikle Türkiye bağlamında soruyorum.

 

Cevap:

Bugün, Milli Güvenlik kavramının geniş anlamından bakarsak, ülke topraklarının fiziksel saldırıya karşı korunmasına ilaveten, ekonomik, teknolojik, finans, sosyal ve politik menfaatleri ile devletin hayati ve temel değerlerini tehdit eden zararlara karşı kollanması da gelmektedir; kısaca güvenlik, devletin beka ve refah boyutlarını kapsar.

Soru:

Milli Güvenliğe ilişkin mücadelenin sahaları ve aktörleri kimlerdir?

Cevap:

Ulusun varlığı ve bekasını sağlayan milli güvenlik konuları; ülkenin geleceğinden sorumlu her aydının, her yurttaşın ilgi duyması gereken hususları olmalıdır. Tabii öncelikle akla gelen askeri güç, elbette önemlidir. Ancak işlevi, yurt savunması durumu dışında, sanıldığından çok daha sınırlıdır. Asıl olan, devlet ve toplum ilişkilerinin kalitesi ile ulusun siyaset ve diplomasi yeteneğidir.

Soru:

Milli güvenlik bağlamında ‘Toplum ilişkilerinin kalitesi’ derken ne anlamalıyız?

Cevap:

Mesela hukukun üstünlüğü ilkesi; devletin ve toplumun büyük kesimince özümsenemediği, çağdaş kültür, etkin bir milli eğitim sistemi ile desteklenemediği ve geliştirilemediği sürece, milli güvenliğe yönelik tehditlerin –en azından- yönetilebilir bir düzeye indirilebilmesi güç olacaktır.

Soru:

O halde, milli güvenlik konusundaki toplum ilişkileri bağlamında ‘etnik tehditleri’ sormak isterim; nedir bu problemin esas tanımı?

Cevap:

Etnik terör bir etnik grubun etnik temele dayalı davasını sürdürmek için gerçekleştirdiği bilinçli şiddet hareketi olarak tanımlanabilir. Ancak genellikle etnik bir kimliğin ayrı bir devlet yaratma sonucunu elde edemediği görülüyor; o halde bu tür terörün devam etmesi, başka amaçların elde edilmek istendiğini göstermektedir.

Soru:

Siz de hayatınızın bir döneminde bu tür bir terörle karşılaştınız değil mi? 

Cevap:

Yıl 1984 henüz 6 yaşındayım. 12 Eylül darbesinin acıları tüm ülkenin sıcak gündeminde bir de bunun yanında 15 Ağustos 1984 günü PKK Siirt'te Eruh'a Hakkâri'de Çukurca ve Şemdinli'ye Van'da ise Çatak'a aynı anda saldırdı ve o gün Türkiye kanlı teröre ilk şehidini verdi... Ve yıllarda aile perişan ve dağılmış durumda yokluk sefalet ve şiddet. Bir yandan devlet baskısı bir yandan dağ köyü ve kürt köyü olmasından dolayı PKK terör örgütünün palazlandığı kanlı dönemler.14 Kardeş ve Babam ve Annem Ve Dedem.Yani 17 Can…

İşte bunla başladı beklide bugüne geliş hikayem de; Babam bizlerin dışlanmadığı ötekileştirilmediği bir  gelecek hazırlamak için PKK’nın inlerine çekildiği,Jandarmanın da yolların 2-3 metre kar yağdığından dolayı  ulaşımın imkansız olduğu Kasım ayının ilk günü tuttu gurbet yolunu. İstikamet İzmir. Ve 3 gün sonra varmıştı nihayetinde … Hayatı boyunca hayvancılık ve tarım dışında başka bir iş yapmamıştı babam. İnşaatta verdiler eline keser beline kereste…Daha başlayalı 5 saat olmamıştı ki düştü koca adam asansör boşluğuna ve oracıkta can verdi 16 can’ın yaşaması için (14 kardeş dedem ve annem için)

Peki sorarım size dostlar terör olmasaydı, huzur olsaydı benim köyümde bunlar olur muydu?

Başka bir şey anlatayım, Amcam 12 Eylül darbesinden sonra  Hukuk Fakültesi okurken tutuklanır. Yıl 1987. Dedem bir gece sabaha doğru  beni  uyandırdı Kürtçe ‘’ kurê min rabû em diçin ‘’ yani  ‘’oğlum kalk gidiyoruz’’ dedi. Ve kalktım dede yani ata soru sormak olmazdı. Önce samanlıkta bir çuval çıkardı dedem içinde birkaç kitap defter ve teksir kağıtları vardı. Onları  aldık Ve yola koyulduk gittik; işte o kitap Atatürk’ün yazdığı NUTUK’tu…

Soru:

NUTUK’u yanınıza alıp İzmir’e gittiniz… Müthiş. Peki Türk-Kürt Kardeşliği ne anlama geliyor sizce?.. Hani ben şu yaşıma kadar kendi çevremde mahallemde, şehrimde, çocukluğumda ve şimdilerde herhangi birinin, estağfurullah diyeceğim, Kürt filan diye ayrımcılığı bile düşünmediğimiz bir kültürden geliyorum. Böyle bir, tırnak içinde ‘ayrımcı’ bir dil, yani söylemesi bile abes… Siz Türk-Kürt Kardeşliği üzerine ne söylersiniz?

Cevap:

Bizler bu coğrafyada  1000 YILLIK TÜRK KÜRT KARDEŞLİĞİ’ ni her daim dile getirmemiz lazım. Türkler ve Kürtlerin tarihi münasebetleri asırlar öncesine dayanmaktadır. Talas Savaşı’yla birlikte İslam üst kimliği etrafında kaynaşmışlardır. Özellikle 1037 yılında Büyük Selçuklu Devleti’ nde ya da 1040 yılında Dandanakan Savaşı’nda Gazneliler’e karşı galip gelen Tuğrul Bey’in etrafında TÜRK-KÜRT kader ortaklığı başlamış oldu. 1048 Pasinler Zaferiyle Selçuklular Bizans’ı mağlup etmişlerdir. Bunun sonucunda Mervani Emiri Nasruddevle 1049-1950 yıllarında Selçuklu Sultanı’na bağlılığını bildirmiştir.

Tarihi biraz daha deşelim, bakın Malazgirt Savaşı’ndan önce Alparslan Diyarbekir’e gelmiş, Mervani Beyi Nasruddevle kendisine bağlılığını arz etmiştir. Malazgirt Muharebesi’nde Kürt Beyi Nasruddevle, 10 bin Kürt askeriyle Alparslan’ın ordusunda saf tutmuştur. Bu muharebe Türk- Kürt kardeşliğinin en önemli nişanıdır.

Başka bir örnek vereyim, İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan pâdişahının dostluk ve güvenini kazanmış büyük bir şahsiyettir. Şah İsmail’in inanç ve siyaset olarak ortaya koyduğu tehlikeyi, Yavuz Sultan Selim gibi İdris-i Bitlisî de önceden fark etmiş, bu iki büyük siyasi güç arasındaki hâkimiyet mücadelesi, çekişme sahasındaki 25 Kürt beyinin kendi rızalarıyla Osmanlı’ya bağlanmalarını sağlamıştır, onlar Çaldıran Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’yla birlikte Safeviler’e karşı savaşmıştır. Bitlisli İdris, bugünkü ülke coğrafyasının “vatan”laşmasında, “bayrağı bir, Kitabı bir, ülkesi bir, menfaati bir” bir topluluk haline gelmesinde hem ilmî kişiliği, hem siyasî rehberliğiyle unutulmaz hizmetler vermiştir. Sonrasında da Kürtler Osmanlı bakiyesinde Türklerle birlikte yaşamaya devam edeceklerdir. Bunun da en önemli sebebi İslam kardeşliği, hukuku ve Osmanlı aidiyetliğidir.

Soru:

Tam bu noktada, Sevr konferansına katılan Şerif Paşa ile ilgili bir tarihi anekdot vardır; anlatır mısınız lütfen.

Cevap:

Evet, Osmanlı mirası üzerinde paylaşım kavgasının verildiği Sevr Konferansı’na, milliyetçi entelektüellerden oluşan bir grup sözde Kürt temsilci de katıldı. Başlarında Osmanlı ordusunda görev yapmış bir Kürt olan Şerif Paşa vardı. Amaçları, Ermenilerle anlaşarak bir "Kürt Devleti" kurmak için Avrupalı devletlerden onay almaktı. Buna karşılık 22 Şubat 1920 tarihinde Kürt aşiret liderlerinden İtilaf Devletleri’ ne gönderilen telgrafta şunlar yazılıydı. “Gazetelerden öğrendiğimize göre, şu anda Paris’te oturan ve Kürt olduğunu iddia eden Şerif Paşa, Türkiye’deki entrikalarında başarılı olamadığı için, Bogos Nubar ile birlikte gerçekte kişisel çıkarlar için çalışmasına rağmen, güya bağımsız Kürdistan için barış konferansına başvurmuştur. Bu nedenle barış konferansına bildiririz ki, Kürtler, soy ve din olarak Türklerle aynı ülke içerisinde birleştikleri yasal kardeşlerdir.

Soru:

Hakikaten müthiş bir kararlılık gösterilmiş; peki Cumhuriyet veya Milli mücadele açısından düşünürsek neler söylersiniz?

Cevap:

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği en büyük başarılardan biri, Anadolu’daki farklı unsurları ortak bir dava için birleştirmesiydi. Nitekim Samsun’a çıktıktan sonra "doğu vilayetleri"nden aldığı sinyallere güvenerek, Kürt vilayetlerindeki bazı önde gelen isimlere, örneğin Cemil Paşazade Kasım Bey’e, Milli Mücadele konusunda bilgilendiren ve yardımlarını talep eden telgraflar gönderdi. 1 Mayıs 1920 tarihli Meclis konuşmasında, "Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye’dir, samimi bir mecmuadır" diyerek milletin bu unsurlardan oluştuğunu açıklamıştı. Sözün özü şudur ki Türkler ve Kürtler kardeştir; ispatı Malazgirt’tir, Çaldıran’dır, Sarıkamış’tır, I.Cihan Harbi’dir, Kut'ül Amare’dir, Çanakkale’dir, Kurtuluş Savaşıdır.

Milli Mücadele döneminden bir örnek vereyimMustafa Kemal Paşa (Atatürk), 29 Ağustos 1919’da Erzurum’dan Sivas’a giderken, Diyap Ağa ve arkadaşları, Ali Galip’in topladığı ayrılıkçı kişilerin, Erzincan boğazında Atatürk’e zarar vermelerini engellemek için oraya gelerek Atatürk’ü korumuşlardır. Atatürk’ün çok sevdiği ve dostluk kurduğu Diyap Ağa, Kütahya – Eskişehir Savaşları sonrasında Yunan ordusunun Ankara yakınlarına dayanmasına üzerine Meclis’in Kayseri’ye taşınması tartışılırken söz alıp Meclis kürsüsüne çıkmış “Buraya savaşmaya mı yoksa kaçmaya mı geldik” diyerek, Milli Mücadeleye tam destek vermiştir.

Diyap Ağa’nın 3 Kasım 1922 tarihinde Meclis’te yapmış olduğu konuşma kayıtlara şöyle geçmiştir.

“Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allah’ımız da birdir; biz kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri de Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. La ilahe İllallah, Muhammedün Resulullah… İşte bu… Hepsi bu…”

Diyap Ağa, dünün ve bugünün Türkiye Cumhuriyeti karşıtı ayrılıkçı tüm kesimlere ders verircesine, kendisini Türk milletinin bir ferdi olarak görmüş ve göğsünü gere gere  “Biz Türk’üz” demiştir.

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
RENKLİ HAYATLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Optimus Haber Portalı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0542 820 94 44 - 0534 6787068 / Faks : | Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA